Kategori arşivi: Ayraç

Ayraç Aylık Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi Sayı:86 Aralık 2016 İndir

Ayraç Aylık Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi Sayı:86 Aralık 2016
Cemil Meriç 100 Yaşında!
Gözleri kitaplarıydı. Onunla görüyordu
 
Toplumun gözleriydi Cemil Meriç. Gözlerini yitirmesine karşın  pek çok insanın göremediği, görmediği şeyleri gördü. Aydın olmanın anlamını ve sorumluluğunu tartışıp durdu. O gözlerini fakat toplum muhakemeyi yitirmişti. Cemil Meriç aklıyla görüyor, toplum gözleri açık bakıyor ama görmüyordu.
 
Gözleri kitaplarıydı. Onunla görüyordu. Şöyle diyor Cemil Meriç: “Evet kitap da, kültür de bütün sevgililer gibi kıskanç, koparıyor insanı, realiteden koparıyor. Ama asıl realite onlar değil mi? Yahut realitenin kalan parçası. Her okuyan Don Kişot’laşır, yani gurur olur, feragat olur. Don Kişot istikbale taşan mazi. Hattâ bazen tek başına hak ve hakikat. İnsanların zincire vurulmasına tahammülü yok. Don Kişot kanatlı, kertenkelelere gülünç gözükmesi bundan… Uluların hepsi fildişi kulede yaşadı. Fildişi kule, tufandan kurtulmak isteyenler için bir gemi… Zaman zaman kalabalıklara karışsan bile, limandan uzaklaşma… Kalabalık kadırgalı bir umman.”
12 Aralık 2016 Türkiye’nin en önemli, en kıymetli düşünürlerinden Cemil Meriç’in doğumunun yüzüncü yılı: kutlu olsun! Bu vesileyle üstadın kızı, sekreteri ve talebesi Profesör Ümit Meriç Hanımla oldukça etkileyici bir söyleşi gerçekleştirdik.
Keyifli Okumalar
 

Ayraç Aylık Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi Sayı:1 Yıl: Ağustos 2009 İndir

Ayraç Aylık Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi Sayı:1 Yıl: Ağustos 2009
İyi okumak; idrak ederek okumak temelde dünyaya karşı bir tavır alıştır; hem seçim yapmak hem de muhalefet anlamına gelir. Okumanın verdiği sorumlulukla hareket etmeye başlayan insan, ruhun metafizik ayaklanması omzundaki yükle dış dünyasını iç dünyasıyla imar etmeye başlar. İsyanını her nefes alış verişinde, gökyüzüne her baktığında, varoluşunu tefekkür ettiği her anda ortaya koymak ister. Nurettin Topçu’nun ifadesiyle âdem’in “âdem” olma noktasında secde edişinin hikmeti, hakikati tanıma tutkusunun fitilini ateşleyen bir anlayış ve düşünüş biçimindedir.
Nefesimi tutup suyun altına girerek cümleler oluşturuyoruz. Oluşturduğumuz her cümlenin, kullandığımız her kelimenin varlığa bir lütuf olduğunu hesap ederek okumanın bizlere verdiği özgürlüğü doyasıya yaşıyoruz. Oğuz Atay “Hayat, düşünceleri tutan bir hapishanedir” diyor. Düşüncelerimizi tutmadan, nefesimi tutup suyun altına girerek düşüncelerimizi ifade ediyoruz. Düşünmek, hayatımızı karmaşık hale getirse de, iç dünyamızda yaptığımız yolculuğun tadını bir başka yolculukta ya da harekette alamadığımız için, gittikçe daha fazla okuyoruz. Ve yazarken de gittikçe daha çok duruyoruz kelimelerin üstünde. Ünlü İspanyol filozof Migual de Unomuno “Başka yazarların neden bazı sözcükleri italik yazdığını anlayamıyorum. Sanırım o sözcüğe dikkat çekip önem artırmak istiyorlar. Hâlbuki benim yazdığım her sözcük zaten önemlidir” derken, kelimelerin üzerinde titremeyi, her kelimenin aslında bir dünya inşa etmeye muktedir olduğunu ifade ediyordu belki de.
İlk sayımızda varoluşçuluğun doruk noktasına tırmanmaya çalışan Jean Paul Sartre’nin bir sözünü kapağımıza taşıdık: “Varolmak susamadan içmek gibi bir şeydir.” Susamadan içtiğini fark edebilenler, çamurdan kuş yapıp üflemeye başladıklarında, kâinatın sırlarına ortak olurlar; Baudrillard’ın tanımıyla kusursuz cinayet işlemiş olurlar.
Hakikat yolculuğunda devrilmeden yol alabilmemiz, kendimizi hakikate konumlandırarak yeniden yüreğimizi fethedebilmemiz, Haydar Ergülen’in mısrasıyla aşka gidecek bisikleti keşfedebilmemiz için, güneşin doğuşuna yeniden tanık olma saatinde daha uzun soluklu bir okuma eylemine başlamış bulunuyoruz. Kaybedeceksek görkemli kaybedecek bir soluğun izinde, inancımızla okuma eylemini birleştirerek savaşmadan fethetmeye hazırız.

Ayraç Aylık Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi Sayı:65 Mart 2015 İndir

Ayraç Aylık Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi Sayı:65 Mart 2015
Ayraç’ta bu sayının dosya konusu olarak ‘’Kime Entelektüel Denir?’’ sorusuna cevap niteliğinde yazılar ve söyleşiler yer aldı. Dosya yazarlarından Abdurrahman Üzülmez ‘’Entelektüel Kimdir’’ adlı yazısıyla entelektüel kavramının tanımı çarpıcı bir şekilde dile getirdi. Müleyke Barutçu ‘’Nereye gitti bu entelektüeller? ve Ekrem Sakar ‘’Kime entelektüel denmez’’ dosya yazılarıyla entelektüel kavramını tüm yönleriyle irdeledi. Prof.Dr. Şahin Uçar ile yapılan söyleşide Uçar:’’Entelektüellerin dili bu dünyayı tasvir etmeye yetmiyor’’ başlığıyla yayınlandı. Kitap kahramanına mektup yazan Tuba Dere, Orhan Pamuk’un son eseri ‘’Kafamda Bir Tuhaflık Var’’ adlı romanın Mevlut’una sesleniyor.

Ayraç Aylık Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi Sayı:82 Ağustos 2016 İndir

Ayraç Aylık Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi Sayı:82 Ağustos 2016
Ayraç Dergisi 82. Sayısı ile 8.yaşına;  hiç bir zaman unutulmayacak ve acısı hiç dinmeyecek  bir yara  ile girmenin  burukluğunu yaşıyor.   Umudu daima diri tutmak için iyi okumalar dileriz. “Gençlerini kitapla beslemeyen milletlerin sonu acıdır.” (Publius Ovidius Naso)
                                                                                 * * *
Aslında demokrasi Türkiye’de her zaman sorun oldu, her dönem tartışıldı. Cumhuriyetin kurucu kadroları demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri rafa kaldırarak emir, baskı ve yasaklarla toplumu “Batılılaştırmaya” çalıştı. Takipçileri bunu saf ve iyi niyetle kabul etti. Kimliği değiştirilmek istenenler, halk söz hakkı bulunca “Batılılaşma çabaları” yavaşladı.
 
Batılılaşmacı entelektüeller, halk her zaman gerici(!) partilere oy verdiği için hiçbir zaman gerçek demokrat olamadılar; orduyu Batıcı devrimlerin ve laikliğin koruyucusu olarak gördüler. Bülent Ecevit 1969’da bu biçimdeki aydınları şöyle eleştiriyor: “Bizde oyu pek önemsemeyen, garip bir demokrasi türü bekleyen bazı aydınlarımız vardır. Bir kısım aydınlarımız eski Osmanlı alışkanlığı ile halktan kopmuş insanlardır. Marx Türkiye’de doğsaydı sınır ayrımını proleter ve burjuva diye değil, HALK ve AYDIN diye yapardı. Biz o biçimde aydınlardan ayrılarak gerçek aydın olmaya kararlıyız. Halktan kopmuş ayrı bir sınıf aydınlarla demokratik devlet idaresi yürütülemez.”
 
15 Temmuz akşamı içten içe darbe olmasını isteyenler, tankları alkışlayanlar hatırlamalıdırlar ki, hiçbir askeri darbe Türkiye’nin sorunlarına çözüm getirememiştir. Ne 27 Mayıs, ne 12 Mart, ne 12 Eylül, ne de 28 Şubat… En kötü demokrasi, en iyi askeri yönetimden daha iyidir. Liberal düşünür Karl Popper, en iyi yönetim şeklinin, hükümetin kan dökülmeden iktidardan indirilmesine imkan tanıyan demokrasi olduğunu belirtiyor. Demokrasinin birinci koşuluysa serbest seçimlerdir. Beğenmediğimiz, tasdik etmediğimiz partiye oy verenlere hakaret etmek, aşağılamak demokratik bir tutum değildir.
 
Demokrasi yalnızca “milli iradeden, seçimden, sandıktan” ibaret değildir. Türk demokrasisinin doğuş ve emekleme öyküsünün objektif bir bakış açısıyla anlatıldığı “Demirkırat” belgeselinde Mehmet Ali Birand’ın da dediği gibi; “Demokrasi dünyanın en narin çiçeğidir. Onu yaşatan hoşgörüdür, uzlaşıdır, diyalogtur.”
 
Türkiye bir kavşakta. Türkiye, hukuka ve insan haklarına daha fazla sarılırsa; diyalog yollarını açık tutup, farklılıkları çatışma nedeni, bir tehlike olarak değil, bir renk ve çeşitlilik sayarsa; taraflar devlet gücünü kullanarak ötekini bastırıp yok etmekten, değiştirmekten vazgeçerse; sert siyasi kavgalar yumuşayabilir. Türkiye ancak böylece her on yılda bir “askeri darbe” duvarına çarpmayabilir.
 
15 Temmuz, son yıllarda müşterek inancını, müşterek değerlerini kaybetmiş toplumumuz için de bir milad olmalı.  Cunta girişimine karşı kahramanca direniş de gösterdi ki: toplum artık dayatma, yasak ve baskı kabul etmiyor! Dayatma yerini uzlaşıya, şiddet yerini hoşgörüye, peşin hüküm yerini kuşkuya, ötekileştirme yerini kucaklaşmaya bırakmalı. Çok kimlikli, çok inançlı, çok kültürlü bir toplumda, barış içinde ortak bir yaşam için belki hala umut vardır.
*“Vox populi vox dei” yani “Halkın sözü hakkın sözüdür!” der Latinler. 16 Temmuz sabaha karşı  halkın yani HAKKIN sözü tecelli etti.

Ayraç Aylık Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi Sayı:41 Yıl: Mart 2013 İndir

Ayraç Aylık Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi Sayı:62 Aralık 2014 İndir

Ayraç Aylık Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi Sayı:62 Aralık 2014
Aylık Kitap Dergisi Ayraç’ın 62. sayısı, “Modernizmi Sanatla Düşünmek” sayısı çıktı. Eleştirel olarak “Modernleşme Kuramı”nı ele alan Ayraç yazarları, 1700’lü yıllardan itibaren anlatılmaya başlanan modernleşme hikâyesini analiz ediyor.

Ayraç ekibi olarak zevkle okuyacağınızı düşündüğümüz bir dosyayla karşınızdayız: Modernleşme Kuramı. Kökleri Aydınlama Dönemine kadar giden, Saint Simon’un “toplumsal mühendislik” anlayışından beslenen, Auguste Comte’un düzen ve ilerleme biçiminde formüle ettiği ilerleme düşüncesinin 1950’lerde bir kuram haline dönüştürülmüş biçimi olan Modernleşme Kuramı, geleneksel, azgelişmiş, doğu toplumları ile ileri, gelişmiş, merkez kapitalist ve batı toplumları arasında kesin bir ayrım yapar. Bu ayrıma göre Modernleşme Kuramı, ilerleme düşüncesinin ürünüdür ve ilerlemeye inanır. İkinci olarak, toplumsal dönüşümün öncelikle siyasal alanda gerçekleştiğine inanır. Son olarak toplumsal dönüşümün aktörleri olarak elitleri görür ve ülkeleri ayrı ayrı analiz eder.

Modernleşme kuramının bir üst paragrafta anlattığımız tanımını bir yere koyalım. Şimdi gerçekten bu kuramın ne olup olmadığını açıklayalım. Modernleşme kuramı, Avrupa’nın ekonomik olarak az gelişmiş ülkelere bir tür dayatmadır, şöyle ki; merdivenin en tepesinde gelişmiş ülkeleri görürüz tüm gösterişleriyle. En aşağıdaki basamakta ise malumunuz gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkeler vardır ve tepeye hayran gözlerle bakarlar. Yukarıdakiler aşağıdakileri kendi yanlarına çağırır. Fakat gelebilmeleri için bazı şartları yerine getirmeleri gerekmektedir; geleneklerinden, kalıplaşmış düşüncelerinden feragat etmeleri… İşte modernleşme kuramının tek derdi, kalıplardan sıyrılıp, yenilikçi, devingen, aktif, girişimci düşünceyi benimsemek ve kadercilikten uzaklaşmaktır. Bunların yanında teknoloji en üst düzeyde olmalı, kitle iletişim araçları insanları motive edici ve eğitici yayınlar yapmalıdır.

Kuram hiçbir çözüm üretmez. Çünkü geleneklerden, yılların birikim ve değerlerinden sıyrılmak ütopik bir düşünce olur. Hele ki işsizlik, açlık gibi çok daha temel ihtiyaçlarını karşılamayı düşünen insanların olduğu bunca ülkenin modernleşme çabası içine girmesi beklenemez değil mi? Kimse beklemedi de zaten. Bu yüzden olsa gerek, defalarca yanlışlanmıştır. Sadece teorik anlamda değil, pratik ve somut düzlemde de kuramın ayakta kalamayacağı tekrar tekrar deneyimlenmiştir. Biz bu sayımızda kuramı anlamaya ve etrafında olup bitenlere odaklanıyoruz.

Ayraç Aylık Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi Sayı:42 Yıl: Nisan 2013 İndir

Ayraç Aylık Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi Sayı:87 Ocak 2017 İndir

Ayraç Aylık Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi Sayı:87 Ocak 2017
“İyi Okurlar İyi Yazarlardan Çok Daha Az!”
Kitapçı “dükkanlarının” ortada, masa üstünde duran kitaplarına bakalım, hep aynı klasikler, hep aynı yazarlar: Aylak Adam, Anayurt Oteli, Tutunamayanlar, Kürk Mantolu Madonna, (e artık yani nihayet!) İçimizdeki Şeytan, Satranç, Bülbülü Öldürmek, Küçük Prens, 1984, Çavdar Tarlasında Çocuklar, Yabancı, Otomatik Portakal, Albertina Kayıp… vs. vs. Liste uzatılabilir.
Alışverişin olduğu yerde piyasa başlar “çok satanlar” piyasası. Bir moda. Ve bir zaman sonra, kitle kültürünün parçası -moda- olan şey estetik değerini ve sanatsal anlamını yitirmez mi? O kitapları herkes okur, kaç kişi anlar? Ne anlar? Selim İleri gibi soralım: “Okur İçimizdeki Şeytan’ı okuyor, oradaki dramı anlıyor mu?” Sahih okur, metnin içine gömülü anlamı bir mücevheri arar gibi kazıp-bulup çıkartansa… O kitap bir klasik nasıl okunmalıysa, öyle okunmuyorsa, o kitabın klasikliğinden, zamana direnmişliğinden “eser” kalır mı? 
Bunlar vitrinde olduğu için mi; yoksa sabırla okuma listelerini takip edenlerce “artık sıra bunda” diyerek mi tercih ediliyor? Görünen o ki ortada kişisel okuma gündemi bulunan “sahih okurlar” değil, sloganlarla konuşan kalabalıklar var. Kaybedenler kulübüne dünden hevesli. Hızlı bir çağın çocukları onlar: kelimeleri budanmış, cümleleri yüz kırk karakter sınırına takılmış. Yorum beğenen, tweet atan; kahve fincanı yanında kitap fotoğrafı paylaşan. Durup dinlenmeye, okuyup düşünmeye vakitleri yok.
Halbuki sahih okurluk “sabır” istiyor: yazarın metne sakladığı anlamı keşfetmek, romanın (ya da hikayenin) merkezine ulaşmak için. “Saf ve Düşünceli Romancı” isimli kitabında, “Romanları diğer edebi anlatılardan ayıran şey, gizli bir merkezleri olmasıdır. Romanların onları okurken varlığına inandığımız ve aradığımız gizli bir merkezleri vardır” diyor Orhan Pamuk.
Sabahattin Ali bugün çok popüler olan o romanını neden yazdı? Kitabın merkezi ne? Raif Efendi’nin günlüklerini okumak bizi nereye götürecek? Okur, “Kürk Mantolu Madonna”nın merkezini keşfettiğinde, asıl işte o zaman Sabahattin Ali ile aynı noktada buluşacak: onu gerçekten anlayacak! Sabahattin Ali gibi -üstelik toplumcu- bir yazar yalnızca hüzünlü bir aşk hikayesi anlatıyor olamaz değil mi? Ya da Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ı: salt bir “varoluşçu bunalım” anlatısı mıdır? Tehlikeli Oyunlar, Korkuyu Beklerken ya da ötekiler, yazarın tuttuğu “Günlük”ün ışığında okunsa; ya da okunuyor mu? 
Oğuz Atay’ın o büyük sorusu hala yanıtsız, hala havada: “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”
 Ve Borges haklı galiba; “iyi okurlar iyi yazarlardan çok daha az!”

Ayraç Aylık Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi Sayı:88 Şubat 2017 İndir

Ayraç Aylık Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi Sayı:88 Şubat 2017
Siyah Öfke: Malcolm X
Baptist bir papazın oğlu sekiz çocuklu fakir bir ailenin ferdi olarak 1925 yılında  dünyaya geldi
 Malcolm’un dört amcası gibi babası da beyaz ırkçısı Ku Klux Klan çetesi  tarafından katledildi.  Babasını küçük yaşta kaybetmesinin hemen akabinde annesi de  psikolojik  tedavi için akıl hastanesine yatırıldı.  Ağır travmatik şartlar içinde  ezilen, aşağılanan, şiddet gören bir “zenci” olarak beyaz adama karşı kin ve nefret duyguları içinde büyüdü. Tüm siyahi çocukların ortak yazgısı gibi çocukluk ve gençlik yılları sokaklarda ve eğitimsiz geçti. Bir süre ıslahevinde de kalan Malcolm, gençlik yıllarında bir çok suça karıştı. Artık o, Harlem’in arka sokaklarında her türlü gayrimeşru davranışın baş aktörlerindendi.
İlk gençlik yıllarında kirli işlere bulaşması sonucu hırsızlık suçuyla hapse atılması aslında onun hayatının bir dönüm noktasıydı. İslam’la ilk kez burada tanıştı
Tanıştığı din ırkçı siyahi lider Elijah Muhammed’in Nasyonalist İslam yorumuydu. 1952 yılında hapisten çıkınca kendisini davasına adayan bu genç adam Malcolm Lidır olan ismini davasının isimsiz bir hizmetkârı olarak Malcolm X şeklinde değiştirdi.
1963 yılında Elijah’la yollarını tamamen ayırdı. Ve 1964 yılında Hac görevini yerine getirmek üzere Mekke’ye gitti. Malcolm X’in hayatındaki ikinci ve en büyük dönüm noktası Mekke ve İslam ülkelerine yaptığı seyahatler oluştu. Bu seyahatler, hem İslam hakkındaki, hem de beyazlar hakkındaki düşüncelerini kökten değişimesine neden oldu. Malcolm X, “Artık bütün beyazların şeytan olduğunu düşünmediğinizi açık kalplilikle öğrenebilir miyiz?” şeklindeki soruya şu cevabı verir: “Doğrudur efendim! Mekke’ye yaptığım seyahat, gözlerimi açtı. Artık ırkçılığa iltifat etmiyorum. Bu konulardaki düşüncelerimi düzeltmiş bulunuyorum ve artık beyazların da insan olduklarına inanıyorum…
21 Şubat 1965 yılında verdiği bir konferans esnasında katledildi.  Siyahi hareketin tarihteki en etkili Afroamerikan liderlerlerinden birisi olarak bilinir.  Ölümünün 52. yılında okuyucularımıza Ayraç Dergisi olarak kısa bir Malcolm X dosyası hazırladık.
Malcolm X : “İnsanlar Bir Adamın Bütün Hayatının Bir Tek Kitapla Değişebileceğinin Farkında Değiller.”

Ayraç Aylık Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi Sayı:48 Yıl: Ekim 2013 İndir

Ayraç Aylık Kitap Tahlili ve Eleştiri Dergisi Sayı:48 Yıl: Ekim 2013
Ayraç 48: “Tarih Nasıl Yapılır?”

Tarih, bir bilim olarak mümkün müdür?

Tarihin bilimi mümkün müdür yoksa tarih metinlerin yorumsamasına indirgenebilir mi? Cevap verecek olursak, Tarihin bilimi mümkündür ve bu, yorumsamacı bir ‘bilim’ değildir. Metinlerin yorumsaması üzerine değil, kavramsal araçlarıyla bilgi nesnesi üzerinde çalışır. En genel anlamı ile “geçmişe ilişkin toplumsal anlamda değerli bulduklarımızdan (seçip ayırdıklarımızla) şimdiki zamanda inşa ettiğimiz gerçeklikler ve bu gerçeklikleri inşa süreci” olarak tanımlanabilecek tarih, Antik Yunan’dan günümüze, Homeros’tan Hegel’e, Bancroft’tan Collingwood’a kadar birçok kez farklı usullerle yazılmış, ideolojilerin kendilerini anlatmalarına aracılık etmiştir. “Nesnel bir tarih yazımı mümkün müdür?” sorusuna E. H. Carr; “Tarihçinin nesnelliğinin, nesnel olmadığının farkında olma yeteneği ile ölçüldüğü ve büyük tarihçinin ele aldığı olguları inceleyip geleceğe yansıtırken, o anda kendisinin bulunduğu konumu aşıp aşamaması yorumları ile ilgilidir” ifadelerini kullanmıştır.

Tarihyazımı, her dönemin/devrin/zamanın ruhuna uygun şekillenmiş, belli bir konunun tarihi değil, belli bir konu hakkındaki tarihî araştırmalar hakkındaki çalışmaları ve farklı disiplinleri bir araya getirmesiyle her dönem tartışılmıştır. Anatol France’ın, “İçinde yalan olmayan bütün tarih kitapları sıkıcı ve usandırıcıdır,” diye dalga geçtiği resmi tarih ve yazımı konusunda Gottfried Benn de şunları ekler: “Bana öyle geliyor ki, korkusuz bir insanın çıkıp öbür insanlara şu yalın gerçeği öğretmesi kadar devrimci davranış olamaz: Sen neysen, osun ve hiçbir zaman başka türlü olamayacaksın. Senin hayatın budur, hep buydu, hep bu olacaktır. Parası olan çok yaşar, sözünü geçirebilen bir yanlış yapmaz, güçlü olan, doğrunun ne olduğuna karar verir. Tarih budur…”

Ayraç olarak Tarihyazımına ilişkin kapsamlı bir dosya analizi hazırladık. Tarihyazımı dosyamızın sorguladığı soruları ve Osmanlı Tarihi’ne dair polemikleri 50. sayımıza saklıyoruz. 50. sayımızda bir sürprizimiz olacak. Halil İnalcık’tan sonra uluslararası literatürde kendisine en çok atıf yapılan Osmanlı Tarihçilerinden biriyle yapacağımız röportajda, hem bu sayıda hem 50. sayımızda sorguladığımız sualler karşılık bulacak inşallah